Bir limonlu çörek yaptım, yanağını dayar uyursun.
Tarif; 20 yılı aşkın bir süre San Francisco Chronicle’da The Baker adlı köşeyi yazan, arkasında muhteşem kitaplar bırakan, tanıyan herkesin bilgisine saygı içtenliğine de sevgi duyduğu, baking dünyasının efsanelerinden Flo Braker’a ait. Flo, aynı zamanda İngilizce kitabımın basın turu sırasında beni yılda dört kez düzenledikleri toplantılarından birinin misafir konuğu olarak San Francisco’daki Foreign Cinema‘da ağırlayan Baker’s Dozen adlı baking grubunun da bir üyesiydi. Editörüm Jennie ve kitaptaki tariflerin hepsini büyük bir özveriyle deneyen Rachel’la birlikte grubun üyeleriyle sohbet ettikten sonra, toplantıdan kısa bir süre önce hayata veda eden Flo Braker anıldı. Baking dünyasına kattıklarından, toplantıdaki herkesin hayatına nasıl dokunduğundan bahsedildi. Flo’nun benim o güne kadarki baking maceramda yer etmemiş olmasına üzülmüştüm ama hiçbir şey için geç kalmış sayılmam. İşte bu muhteşem kadının bir tarifi–hem de ne tarif!–artık blogumda.
Flo’nun limonlu çöreğini pişirmek mutsuz olduğum bir döneme denk geldi. Bilmem hatırlar mısınız; İngilizce kitabımın kurabiye bölümünü yayınevine teslim ettikten sonra, düzeltmeler esnasında başlayan surat uyuşması şikayetim için nöroloğa gitmiştim. Doktor uyuşmanın strese bağlı olduğunu söyleyince içime su serpilmişti, onun üzerine de bloguma, “400 küsur sayfalık kitap yazmışım, sonra bir de İngilizceye çevirmişim; stresle mi baş edemeyeceğim?” diye yazmıştım. Pek edemedim.
Aslında başlarda edebildiğimi sandım ama Amerika’daki basın turundan döndükten sonra işler değişti. Kendimi git gide ağırlaşan bir kaygı bozukluğunun içinde buldum. Artık eskisi kadar çaresiz hissetmiyorum ama yakın bir zamana kadar ara sıra katlanılamayacak seviyelerde kaygı yaşadığım günler oluyordu. Bu limonlu çöreğin dahil olduğu tarifler grubunun fotoğraf çekimleri de işte öyle bir zamana denk geldi. Çekimin bir hafta öncesinde belli bir yaşı geçen herkes için rutin kabul edilebilecek ama benim komplike bir beyin ameliyatına giriyormuşum gibi yaşadığım ufak bir prosedür atlattım. Olayı kafamda büyüttüğüm için yaşadığım strese, olay esnasında uyanık olmadığım gerçeği (çünkü ben anestezi altındayken doktorun işini doğru yapıp yapmadığını kim kontrol edecek?) ve sonrasında olay esnasında koronavirüs kapıp kapmadığımın belirsizliği (ayılır ayılmaz bekletildiğim odadan bir dezenfektan bulutu içinde kaçışımı görmeniz lâzımdı) eklenince bir hayli yıpranmış olacağım ki, iki gün sürecek fotoğraf çekimi bir haftaya uzadı. Her şeyi hazırlayıp karşıma koyuyorum, elim makineye gitmiyor. Çöreğin bir santim sola kayması lâzım ama ben sanki koca bir binayı ittiriyorum. Bir fotoğraf çekip koltuğa yığılıyorum. Kalkabilirsen kalk. Sanki kollarıma bacaklarıma ağırlıklar bağlamışlar ve ben bütün işleri o yüklerle yapıyorum. Günlerdir doğru düzgün bir şey yememişim. Son iki haftada tam 7 kilo vermişim. Sevinsem mi yoksa bu kilo kaybı hayra alamet değil diye endişe mi etsem karar veremiyorum.
İşte bu ruh hâlinde bir sabahın körü kalktım. Çöreği, fırından çıkarıp yarım saat kadar soğuttuktan sonra çekmem lazım. Malum hava 6-7 gibi kararıyor ama ışık 4’ten sonra işe yaramıyor. Çörek kabaracak, havasını alıp şekil vereceksin sonra yine kabaracak. Pişecek. Soğuyacak. Krem peynirli sos dökülecek. O sos biraz sertleşecek. Planıma göre, fotoğrafları tamamlayabilmem için sabah 9’da kalkmam yeterli. Ama kağnı hızında ilerleyeceğim için biliyorum; 3 saatlik iş, 6 saatimi alacak.

O sebepten sabahın kör karanlığında işe koyuldum. Pişirip fotoğraflarını çekmeye başladım. Her şey acayip yavaş ilerliyor. Neyse ki kamera karşısında zaman içinde canlılığını kaybeden bir şey yok. Günler önce tarifi okurken bir kağıda hangi aşamalarda ne açıdan fotoğraflar çekeceğimi çizdiğimden beynimi çok çalıştırmama da gerek yok. Ama kendimi kağnı gibi ilerlerken görmek dahi sinirimi bozuyor. Acaba çekim biterse düşüncelerimle baş başa kalacağım için mi yavaştan alıyorum? Kollarıma bacaklarıma bakıyorum; kimse bir ağırlık bağlamamış. Bağlamış olsa dahi zaten 7 kilo ağırlığı ben içimden çekip atmışım. Bilemiyorum. Özetle; mutsuzum, huysuzum ve acayip lanetim. Daha çekim bitecek; taşa, masaya, örtüye, kilime, parkeye, üstüme ve başıma dökülen, bulaşan ve damlayan limonlu soslar temizlenecek; eşek ölüsü gibi taş, örtü, tahta ve fotoğrafta kullandığım her şey yerlerine geri gidecek; üzerinde hamur kalıntıları kurumuş tezgah ve Safiye’nin deyişiyle pislik içindeki mutfağın her yeri silinecek; bir gece önceden doldurulan bulaşık makinesi boşaltılıp sabahtan beri kirlettiğim her şey durulanıp yerleştirilecek… Deklanşöre basmak bile işkenceyken, bunlar nasıl olacak da bitecek?


